Posted by encore on Oca 20, 2010 in
Genel
Friendfeed de dolaşırken çocukluğuma yolculuk yaptım bu gün.. Sevdiğimiz kızın ismini sıralara kazıdığımız zamanlara. Kendi kendime dedim ketumluğun, kendinden yemenin zamanı olmasın , olmamalı. Uzun bi ara vermiştim daha içli bi şekilde döndüm.
Monami’yi hatırladım bu gün kullanmaya kıyamadığımız hani içinde 48 renk olan yağlı pastel boyayı. Anneme istisnasız her yıl kırtasiye girdiğimizde bağıra çağıra aldırdığım MonAmi’yi. O kadar güzeldi ki resim dersini beklerdim heyecanla, açar kapağını koklardım ve merak ederdim nasıl yapıldığını (inanın halen bilmiyorum). Ve birde o gün geldiğinde hangi renkle başlasam diyip seçemediğim boyayı kıra döke kullanan ilk aşkımı . Ne üzülürdüm yas olurdu resim dersi benim için tüm iştahım kaçardı. Şimdi ise bir pastel boyası kırıldığı için üzülen ben her gün kırılıp dökülmekteyim. Altın sarısına ve gümüş rengine kıyamayan ben her gün izin vermekteyim en kıymetlilerimi kullanmalarına. Hayatın sana bir kutu boya sunduğunu ve her gelenin bi renk seçip onu tükettiğini farketmekteyim. Napayım ben böyle tanıyorum insanları belki de değer verip bunu süistimal etmeyeni arıyorum..Bekliyorum göğün üçüncü katına çıkıcak Zühre yıldızının aynasında beni görecek olanı. Ya da aklın kimyası ile aşkın kimyasını ayıracak ve “ko gitsin” diyebileceğim birisini. Böyle birisi geldiğinde yıkacağım ego tahtımı, kalabalığın içinden çekip çıkarıp sonrada çokluğun içinde tek kılacağım onu . .
Ve bir gün gelipte sorarsa bana “Beni ne kadar çok seviyor
sun” diye. Şu resmi gösterip bu kadar işte bu kadar diyeceğim. Gerçekten o da beni seviyorsa ne demek istediğimi anlayacaktır.
Posted by encore on Eki 29, 2009 in
Genel

Öyle yoğunum ki inanın duygularımı açıp word’le dertleşecek zamanı bile kendime ayıramıyorum, belki de birkaç ay önceki dinginliği, huzuru bulamıyorum.. Yapmam gerekenlerin yanında yaptıklarım o kadar yetersiz kalıyor ki bu beni melankoliye, buhrana itiyor. Umarım en kısa zamanda tekrar yazıcak ya da yazdıklarımı paylaşacak vakti ve cesareti bulurum. Out of order oldum malesef.. Bir süre izin alayım herkesten..
Posted by encore on Eki 15, 2009 in
Genel

Uzun zamandır dökmek istiyordum kalbimin parça pinçik olmuş halini . Varlığınla mutlu etmemiş olsanda yokluğunla mutsuz etmiyorsun en azından tek tesellim bu belki de.
Hiç başlamasaydı ya da yaşanmasaydı demedim asla yine biteceğini bile bile yine yaşardım , hata yapmayı seviyorum napayım.
Ama Can Yücel’in dediği gibi tersten yaşamak isterdim sadece, önce melankoliyi hissederdim sonra bişiler paylaşmaya başladığımız zamana kadar durmadan içime çekerdim kokunu. En azından sevgimin yoğunluğu artacağı yerde azalırdı başa döndükçe.
Çok çaba harcadım, çok emek verdim sırf sen kendini bana bıraktığında arkanda kaya gibi sağlam durmak istediğim için. Boşa olmasa da boşluğa gitmiş bunu bilmezdim.
Şimdi kendi kendime seni hiç tanımadığımı haykırıyorum ve soruyorum sana ; sen hiç tanımadığın birisini özledin mi?
Ben özlüyorum be çocuk !
Posted by encore on Eyl 21, 2009 in
Genel

Hayata geri döndürene bir teşekkürdür.
kimi zaman bir boğulma tehlikesinden kurtarır, kimi zaman en karamsar anlardan..
sonuçta hep iyiye doğru bir gidiş vardır ve bazen hayatın aslında “o”na borçludur.
işte böyle bir insandır kahramanım benim.
ve herkesin kahramanı kendinedir.
Hani sıkıldığınız bir anda ekşisözlüğe girip entry’den entry’ye geçersiniz ya işte öyle bir anda bunkum’un bu yazısı geldi önüme . Herkesin bi kahramanı vardır diye düşünmüştüm hep.Bu hayal aleminde olsada hayatından bir kişi olsada, ya da bir masal kahramanı olsada ama mutlaka insanın içini ısıtmalı. Dilara’nın Kemal amcası yada benim ne zaman okusam keşke hayatımda böyle biri olsa dediğim James Barrie gibi..
Nerden mi esti , filmlerini hiç kaçırmadığım Johnny Deep’in annemle oturup tekrar izlediğimiz Düşler Ülkesi filminden sonra Peter Pan’dan çok Peter Pan’a kalemiyle hayat veren kişinin aslında benim kahramanım olduğunu farkettim. Filmin işlenişi Marc Foster imzası taşımasının yanında filmde ki kahramanların aslında birebir gerçek hayattan uyarlanmış olması beni küçük bi araştırma yapmaya teşvik etti. Ama ilk once filmden bahsedeyim. Oyunun tiyatroda ki ilk gösteriminde yaşanan bir olayın filmde gösterilmesiyle; her koltuk sırasında yetimhaneden getirttiği çocukların yeri olması ve salonun çocuk gülücükleriyle dolması olayına takdir etmekten çok ,verecek tepki bulamadım. Daha sonra James Barrie’nin 4 çocuk annesi bi kadına yıllar sonra mutluğu getirmesi ve ona onu rahatsız etmeden aşık olmasını çok beğendim. Çok insan başaramazdı o şartlarda ve halen de bir çok insan bunu başaramıyor, bi insana aşık olurken onu rahatsız etmemek , değer verirken ilgilenirken sınırlarını çizmek işte bunu yapıyordu James Barrie. Filmin sonunda ise o kırmadan dökmeden sevdiği kadını kaybettiğinde dahi babasını hiç tanımadığı çocuklara değer vermek. Filmin en güzel kısmında buydu herhalde .O insanı varlığında severken yokluğunda bu sevgiyi yetim çocuklarına aktarması. Gerçekten güzel bi 90 dakika geçirdim ve bu sure aralığı kişinin gözünde canlandırdığı kahramanı kağıda döken kişinin yaşantısı bana Peter Pan’I unutturup kendisine yaklaştırdı. Biyografisinde okuduğum kadarıyla Barrie’nin Peter Pan sayısız tiyatroda yayınlandıktan ve ülkenin çoğu bölgesinde tanındıktan sonra telif haklarını “Great Ormond Street Hospital for Sick Children” hastanesine devretmiş olması , düşüncemi teyit etmiş oldu. Bu son derece cömert yardım kimbilir kaç hasta çocuğun iyileşmesini sağladı ve aradan seksen yıl geçmesine rağmen sağlıyor.
İnsan kahramanını seçerken peri tozu olmadan da uçabilen yada insanı uçurabilen birilerini bulması gerektiğini şimdi daha iyi idrak ediyorum. Ailecek oturup izlenesi bir film olduğunu daha öncede dile getirmiştim burda da yazıyorum. Fırsat bulursanız DVD olarak alın izleyin izletin
Posted by encore on Eyl 2, 2009 in
Genel
Pininfarina , ben hayal ediyorum onlar yapıyorlar. . Gerçekten tasarımdaki çizgileri ve aklınıza gelebilecek herşeyi tasarlıyor olmaları ile beni mest ettiler. Konuya Pininfarinayı ilk nasıl keşfettiğimle ilgili anımı ve bu konudaki merakımı dile getirerek başlayayım.
Aradan kaç yıl geçti tam emin olamasamda yakın bir zaman aralığında olduğundan eminim, bir gün kırmızı ışıkta durduğumda yanımda ki BMC kamyonun üzerinde Ferrari fontuna benzer bi font ile yazılı Pininfarina logosunu gördüm. O sırada ki ışık zamanı ve malum fontun şekli dolayısıyla tam okuyamamıştım.Bilinçaltımda bi merak olarak yer ettiğinden de habersizdim. Aradan bir süre geçtikten sonra bir mağazada fiyatları ile ilgimi çeken Lavazza Espresso makinalarını görene kadar bu böyle devam etti. Çok çeşitli bir mağaza olmamasına rağmen benzer iki Lavazza kahve makinasının arasında ki fiyat farkı dilimi uçuklatmıştı. Elime alıp incelemeye başladığımda pahalı olan makinanın üzerinde ki Pininfarina logosunu görene kadar fiyat farkı hakkında bi yorum getirememiştim. İsmini doğru olarak gördü
ğüm o anda, araştırmacı yönüm çok uzun bir süreden sonra ağır bastı ve eve gelip internetin başına geçtim. Kendi sitesinde gördüğüm tasarımlar ve bu şirketin yıllar önce kurulmuş bi aile şirketi olması gerçekten ilgimi çekti. O gün bu gündür aralıklarla takip ederim yeni tasarımlarını. İşte böyle tanışmıştım Pininfarina markası ile. Şimdi markanın başında Giuseppe Farina ‘ nın torunu Paolo Pininfarina var. Kendisi aile işini devraldığından beri bir çok marka için ürünler tasarlamış, bunların en ilgi çekenleri arasında Juventus, Jacuzzi , Lavazza , Motorola, Packard Bell ve 3M var . Ben ise size en çok ilgimi çeken, ödüllü Maserati tasarımını koyacağım.

Maserati Birdcage
Ben resmini gördüğüm bu uçağı ( ki resmen uçak gibi ) ve diğer tasarımları gördükten sonra bu marka logosunu gördüğüm tüm ürünleri iki kere incelemeye başladım. Umarım benim markam diyebileceğim Pininfarina sizide benim kadar etkiler..
Posted by encore on Eyl 1, 2009 in
Genel
Başlıktanda belli olmak üzere sayın Cihan Kaloğlu kendi blog ‘unda bizlerin bloglarımızda cevaplamamız üzerine sorular hazırlamış. Kaç gündür blog’umda açılış yazım olarak bu soruları cevaplamak istesemde inanın ya tatminkar cevaplar bulamadım yada yazmak istemedim. Sonunda savsaklamaktan vazgeçip cevaplıyorum
Karşına çıkan küçük fırsatların kaçının hakkını verebildiği hiç sorabildin mi kendine? Ruhunu okşayan o saniyeleri elinden kaçırmadan kaç kez sarabildin?Sonrasında ah keşke demediğin kaç fırsat var ellerinde? Geceleri sarılıp sarılıp uyuduğun kaç mutluluk var?
Hayatım boyunca belkide en çok zarar görmeme neden olan yanım hep duygusallığım olmuştur. Küçük fırsatları duygusal yaklaşıp genellikle değerlendirebildiğimi düşünüyorum, mantıksal yaklaşsaydım belki de değerlendiremeyeceğim ihtimallerdi. Hiç bir zaman o fırsatlar beni mutluluk anlamında doyuma ulaştırmadı malesef. Geceleri genellikle mutluluklarımdan çok, ideallerime sarılıp uyuyorum. Yapmam gereken o kadar çok şey var ki ..
Susup düşünmek mi zor, konuşup saçmalamak mı? Gidip de dönmemek mi zor, kalıp da yol gözlemek mi? Sorgulamak mı zor, yoksa kayıtsız kabullenmek mi? Giden mi terkeden aslında, yoksa kalan mı?
Geçmişte olsaydı susup düşünmek zor derdim herhalde, ama belirli aşamaları geçtikten ve hayata daha sağlam adımlarla basmak gerektiğini anladığınız zamanlarda en ideali susup düşünmek oluyor. İnanın gidip dönmemek zor , özlemek ama yaşanmışlıklardan dolayı dönememek. Sorgulamakta zor, kayıtsız kabullenmekte, duygularınızla seçim yapsanız mantığınız , mantığınızla seçim yapsanız duygularınız acı çekiyor. Kimse terkeden ve terkedilen değildir , insanın üzülmesi gereken nokta bitendir..
”Özeleştiri” kağıt kesiği gibi can yakabilir bazen… Mazeret üretmeden bitirebildiğin varmı?
Çok iyi niyetli ve yufka yürekli olmamdır en rahatsız olduğum yönüm. Başkalarına rahatsızlık duyulmaması gereken bir yön olarak gelsede mantığım hep geri planda kalır. Ayrıca heves ettiğim her yeni şeyi kısa sürede hayatımdan çıkartır dolabımın raflarında kaybederim.. Mazaret üretmediğim zaman aralıklarında özeleştirinin sonuna kadar giderim.
Fırsatlar üzerine…
Posted by encore on Eyl 1, 2009 in
Genel
Blogger’lığa bu gün itibari ile ilk adımımı atmış bulunmaktayım. İlginç tasarımları , yeni buluşları ve hayatımdan kareleri burdan takip edebilirsin .